Türk Düşünce Tarihi 2. Ünite: İlk Dönem Türk-İslam Düşüncesi Ders Notu

Türk Düşünce Tarihi 10. 11. ve 12. sınıflarda seçmeli olarak okutulan bir derstir. Bu sayfada paylaştığımız Türk Düşünce Tarihi ders notları sayesinde sınavda karşılaşabileceğiniz tüm konulara hakim olacaksınız. Bu özet ders notları Milli Eğitim Bakanlığı müfredatına uygun olarak hazırlandı. Bu ders notları sayesinde Seçmeli Türk Düşünce Tarihi Dersi yazılısından 100 alacaksınız. Türk Düşünce Tarihi 2. Ünite: İlk Dönem Türk-İslam Düşüncesi Ders Notu MEB ders kitapları ile uyumludur.

Sınıf: Seçmeli tarih

Ders: Türk Düşünce Tarihi

Ünite: 2. Ünite: İlk Dönem Türk-İslam Düşüncesi Ders Notu

İlgili yazılı: Türk Düşünce Tarihi 1. dönem 2. yazılı

2. Ünite: İlk Dönem Türk-İslam Düşüncesi

İlk Dönem Türk-İslam Düşüncesi

Türkler, tarihte çok geniş coğrafyalarda ve farklı kültürlerle etkileşim içinde oldular. Bu etkileşim düşünce dünyalarını zenginleştirdi. Türklerin İslam’ı benimsemesi hem İslam hem de dünya tarihini önemli ölçüde etkiledi. Türkler, Arap ve Fars kültürüne karışıp kaybolmadılar. İslam’ı kabul ederken kendi kimliklerini İslami unsurlarla yeniden şekillendirdiler. Dinî hayata özgün, kendilerine has yorumlar getirdiler. Bu duruma “Türk Müslümanlığı” adı verildi.

Türk-İslam Düşüncesinin Temelleri

Türk-İslam düşüncesi, Orta Asya’daki İslam öncesi Türk yaşam biçimi ve düşünce sistemlerinin, Orta Doğu’daki İslam düşüncesiyle birleşmesi sonucunda oluştu. Bu düşünce en belirgin şekilde Oğuzlar’ın devamı olan Büyük Selçuklular Dönemi’nde ortaya çıktı. Temelleri Selçuklular zamanında atılan Türk-İslam düşüncesi, bazı istisnalar dışında Türklerin egemen olduğu tüm bölgeleri etkiledi. Müslüman Türklerin millî kimliğinin ana unsuru oldu. Selçuklulardan Anadolu’ya, Türk beyliklerine, Osmanlı’ya ve Balkanlara kadar ulaştı.

İslam Düşüncesinin Genel Özellikleri

  • Özgündür: Kaynağı Kur’an ve Sünnet’tir, akıl da bu yapının parçasıdır. Temeli ilahidir ama ortaya konan düşünceler insan ürünüdür. Kaynağıyla diğer düşünce sistemlerinden ayrılır.
  • Evrenseldir: Müslüman aydınlarca çağın ihtiyaçlarına göre yenilenip geliştirilebilir. İnsanlığın problemlerine çözüm üretmeye uygundur. Tüm insanların ihtiyaçlarını karşılayabilir.
  • Kapsayıcıdır: Tefsir, Hadis, Kelam, Fıkıh, Tasavvuf gibi dinî ilimleri ve Mantık, Felsefe, Astronomi, Matematik gibi beşeri disiplinleri birleştirir. Temel ilkeleri doğrultusunda ortak bir dünya görüşü oluşturmaya çalışır.
  • Değer Odaklıdır: İnsan onurunun korunmasına, düşünce özgürlüğüne, estetiğe önem verir. Hak, adalet, merhamet gibi değerlere değer verir.
  • Doğaya Saygı: Doğayı sadece maddi bir alan olarak görmeyi reddeder. Doğanın metafizik boyutunu hatırlatarak insana doğaya ve diğer varlıklara karşı sorumluluk hissi verir.
  • Tutarlıdır: Mantıksal tutarlılık ilkesine bağlıdır. Farklı unsurları barındırsa da çelişki içermez. Anlam bütünlüğü, analiz ve sentez barındırır.
  • İnsan Bütünlüğünü Korur: İnsanın maddi ve manevi bütünlüğünü gözetir. Maddi yönü maneviye, manevi yönü de maddeye indirgemez.
  • Dinamiktir: Vahyin temel prensiplerine aykırı olmamak şartıyla değişime, gelişime ve farklı düşüncelere açıktır.
  • Tevhit Merkezlidir: Merkezinde tek tanrı (tevhit) inancı bulunur. İnsan, hayat, evren ve Allah hakkındaki düşüncelerin tamamıdır.

Türklerin İslamiyet’i Kabulü Sırasında İslam Dünyası

Türkler İslamiyet’i kabul ettiğinde İslam dünyası çeşitli dinî, siyasi ve kültürel karışıklıklar içindeydi. Hz. Muhammed hayattayken mezhep veya gruplar yoktu, sorunlar doğrudan ona sorulurdu. Vefatından kısa süre sonra Müslümanlar arasında tartışmalar, savaşlar ve ayrılıklar çıktı. Bu ayrılıkların ana konuları siyasi ve itikadi meselelerdi. Hz. Osman’ın 656’da şehit edilmesi bu tartışmaların başlangıcı oldu.

Siyasi Ayrılıkların Derinleşmesi

Hz. Ali ve Muaviye arasındaki hilafet mücadelesi sonucunda Sıffin Savaşı (657) yaşandı. Bu savaş Müslümanları siyaseten iki gruba ayırdı: Hz. Ali ve Muaviye taraftarları. Hz. Ali taraftarlarına Şia denildi. Hakem Olayı ve Hz. Hüseyin’in 680’de Kerbela’da şehit edilmesi ayrılıkları daha da derinleştirdi. Bu olaylar sonucunda Hz. Ali’den ayrılan gruba Hariciler denildi. Müslümanlar daha Dört Halife Dönemi’nde çeşitli gruplara bölündü. Bu iç savaş ve ayrılık dönemine “Fitne Dönemi” adı verilir.

Kültürel Gelişmeler ve Bilimsel Altın Çağ

Dört Halife ve Emeviler döneminde fetihler yoğunlaştı, geniş topraklar devlete katıldı. 750’de Emevileri yıkan Abbasiler, felsefe ve bilim çalışmalarını destekledi. Bu, kültürel bir zenginlik doğmasını sağladı. Abbasiler Dönemi’nde eski medeniyetlerin (Grek, Hint, Fars) bilgi birikiminden yararlanıldı. Bilim ve felsefe eserleri Arapçaya çevrildi. Özellikle Halife Me’mun Dönemi’nde çeviri faaliyetleri çok arttı. Müslüman düşünür ve bilim insanları sayesinde İslam medeniyetinin altın çağı yaşandı. Bağdat, dünyanın önemli bilim ve kültür merkezlerinden biri oldu. Bağdat’ın 1258’de Moğollar tarafından işgali, İslam medeniyetinin duraklamasında önemli bir neden olarak görülür.

İslam’da Dinî Düşüncenin Ana Unsurları

İslam dinindeki dinî düşüncenin temel unsurları üç başlıkta incelenir:

  • Fıkıh: Dinin pratik, uygulamaya yönelik kurallarını (hükümlerini) konu alır.
  • Kelam: İnanca yönelik teorik boyutu ele alır.
  • Tasavvuf: İslam’ın ahlaki, ruhsal ve mistik yönünü işler.

Fıkıh Boyutu

Fıkıh kelimesi, dinin pratik hükümlerini bilmek demektir. Hanefi mezhebinin kurucusu İmam-ı Azam Ebu Hanife, fıkhı “Kişinin lehine ve aleyhine olanı bilmesidir” diye tanımlar. Fıkıh ilminde uzman kişilere fakih denir. Fıkıh, Kur’an ve Sünnet’teki dinî hükümleri doğru anlayıp uygulamayı amaçlar. Müslümanların ibadet ve sorumluluklarını belirler. Müslümanlar arası ilişkileri hukuksal açıdan düzenlediği için İslam hukuku da denmiştir.

Hayatta karşılaşılan yeni problemlerin dinî çözümü fıkıh ile sağlanır. Bu yüzden fıkhın sürekli gelişen, dinamik bir yapıya sahip olması gerekir. Bu dinamizmi sağlayan en önemli mekanizma içtihattır. İçtihat: Fıkıh âlimlerinin ayet ve hadislerden yola çıkarak yeni fıkhî hükümler bulma çabasıdır. İçtihat, din ile yaşanan hayat arasında bağlantı kurar. Açık çözümü olmayan yeni sorunlara çözüm arayan fıkıh âlimlerine müçtehid denir. Kaynaklar sınırlı, sorunlar sınırsız olduğundan her dönemde içtihada ihtiyaç vardır.

Fıkıh âlimleri içtihat yaparken dinî delillerden yararlanır: Kitap (Kur’an-ı Kerim), Sünnet, İcma ve Kıyas.

İcma: Aynı çağda yaşayan fıkıh âlimlerinin dinî bir sorunun çözümünde fikir birliğine varmasıdır. Uygulaması pek kolay olmamıştır.

Diğer kaynaklarda çözüm bulamayan âlimler klasik mantıktan kıyas yöntemine başvurmuştur.

Kıyas: Hakkında hüküm olmayan bir konunun çözümünü, benzerliğe dayanarak hükmü açıkça belirtilen konuya göre belirlemektir. Ebu Hanife, kıyas metodunu sıkça kullanan âlimlerdendir.

Fıkıh Mezhepleri

Belirli bölgelerde bazı fıkıh âlimlerinin görüşleri yaygınlaştı ve zamanla sistemleşerek mezhep (ekol) haline geldi. Emeviler Dönemi’nde oluşmaya başlayıp, Abbasiler Dönemi’nde sistemleşti. Ebu Hanife (699-767), Muhammed bin İdris Şafii (767-820), Malik bin Enes (711-795), Ahmed bin Hanbel (780-855), Ca’fer es Sâdık (702-765) gibi âlimlerin düşünceleri kendi adlarıyla anılan ekoller oldu.

Kelam Boyutu

Kelam: Allah’ın varlığı, sıfatları, peygamberlik, kâinat gibi konuları İslam prensiplerine göre inceleyen ilimdir. Allah’a, peygamberlere ve ahirete iman İslam’ın temel inançlarıdır. Kelam ilmi, Kur’an çerçevesinde İslam’ın inanç esaslarını akılla açıklar. İman esaslarını mantıksal bir temele oturtur. İman esasları önce altı madde, sonra tevhit (Allah’ın birliği), nübüvvet (peygamberlik) ve ahiret olmak üzere üç ana başlıkta toplandı.

Felsefenin İslam dünyasına girişi, dönemin sorunları ve Gazali’nin kelam eleştirileri bu alanda değişime yol açtı. Kelam’ın kapsamı genişledi, felsefenin varlık/bilgi konuları ve mantık ilkeleri dahil edildi. Felsefe varlık/bilgi araştırmasında aklı esas alırken, kelam hem vahyi hem de aklı kullanır. Kelam’ın felsefeden farklı olarak İslam’ı savunma ve inanç delillerini gösterme görevi de vardır. Kelam bilgi kaynakları: Haber-i Sadık (doğru haber), Akl-ı Selîm (doğru akıl), Havâss-ı Selîme (sağlıklı duyular).

Kelam âlimlerine göre dinin temeli imandır. Kelam ilminin en önemli amacı sağlam bir inanç temeli oluşturmaktır. Vahye dayalı doğru bilgi vererek Müslümanları yanlış inançlardan korumayı amaçlar. Doğru inancı bilgiyle temellendirmeyi hedefler. İslam tarihinde ilk kelam ekolü Basra’daki Mutezile’dir (hicri 2. asır başı). Rasyonalist bir yol izledi, inanç sorunlarında aklı öne çıkardı. Kur’an ve Sünnet’in ifadelerini akla göre yorumladı (tevil). Kelam ilmini felsefeye en çok yaklaştıran ekoldür. Bir dönem Abbasiler’in resmî mezhebi oldu.

Mutezile ekolü, Eşari kelam ekolünün yaygınlaşmasıyla etkisini yitirdi. Medine’de ise Selefiye ekolü doğdu. İnanç konularında ayet ve hadislerin gerçek (lafzî) anlamını esas aldı. İlk dönem Müslümanlarının yolunu izledi. Öncülüğünü Ahmed bin Hanbel yaptı. Çoğunluğu hadis bilginlerinden oluşuyordu. Mutezile’nin kelam anlayışına karşı çıktı.

Tasavvuf Boyutu

Tasavvuf, İslam’ın manevi, ahlaki ve mistik yönünü temel alan bir yaşam biçimidir. Bu yaşam biçiminin özelliklerini belirler ve Kitap ile Sünnet’le ilişkisini kurar. Kulun Allah ile ve diğer varlıklarla (masiva) olan ilişkilerini düzenler. Tasavvuf, kalp temizliği, nefis terbiyesi, güzel ahlak gibi konularla ilgilenir. Sufinin özelliklerini ve görevlerini belirleyen mistik bir yorumdur. Bu yolda olanlara sufî veya mutasavvıf denir.

İlahi gerçeğe ulaşmak için dünya nimetlerinden uzak durmayı benimseyen tutuma züht denir. Buna karşılık manevi ve ahlaki yaşamı öngören tutumdur. Bu tutumu benimseyenlere zahit denmiştir. İlk dönem sufileri ve zahitler arasında Hasan Basri (641-728), Veysel Karani (594-657), Rabia Adeviyye (718-801) gibi isimler bulunur. Sufilere göre dinin görünen, dış (zahirî) ve görünmeyen, iç (bâtıni) yönü vardır. Tasavvufun ilgi alanı dinin bâtıni (iç) yönüdür.

Kısaca tasavvuf, insanın iç dünyasını geliştirmeyi, olgunlaşmasını sağlamayı amaçlar. İnsanı Tanrı’ya yaklaştırmayı hedefler. Tasavvuf düşüncesine göre bu yol kolay değildir. Amaca ulaşmak için nefsin (benliğin) terbiye edilmesi ve ahlakın güzelleştirilmesi gerekir.

XIII. yüzyılda tasavvuf düşüncesinde yeni bir dönem başladı. Teorisi Muhyiddin İbn’ül Arabi’nin (1165-1240) kurduğu vahdetivücut (varlığın birliği) anlayışı temelindedir. Sadreddin Konevi (1210-1274) ve sonraki sufiler bu anlayışı geliştirdi. Vahdetivücut düşüncesine göre sadece mutlak bir varlık (Allah) vardır. O’nun dışındaki varlıklar gerçek değildir. Var olduğu sanılan şeyler, O’nun yansımalarından ibarettir. Muhyiddin İbn’ül Arabi, Mevlana Celaleddin Rumi, Yunus Emre, İsmail Hakkı Bursevi gibi birçok sufiyi etkiledi.

Vahdetişuhud, vahdetivücut’tan farklı bir görüştür. Mutlak varlık dışındaki diğer varlıkların gerçekliğini kabul eder. Bu varlıklar sadece yansıma değil, Tanrı’nın varlığının izlenimlerini gösteren gerçek varlıklardır. Her şey Tanrı’dan gelir ve yine O’na döner.

İlk Dönem Türk-İslam Düşüncesinin Genel Durumu

Türkler İslam medeniyetine siyasi bir güç olarak katıldıklarında, bu medeniyet yaklaşık 400 yaşındaydı ve olgundu. İslam dünyası bu dönemde siyasi ve itikadi açıdan parçalanmıştı. Abbasiler’in merkezi otoritesi zayıflamıştı, birçok yarı bağımsız devlet ortaya çıkmıştı. Birçok dinî ve fikrî grup birbiriyle çatışıyordu. Türkler, İslam medeniyetinin karşılaştığı bu krizleri yatıştırarak ona yeni bir ivme kazandırdı. İslam medeniyetinin XVI. yüzyıla kadar üstünlüğünü sürdürmesi, Oğuzlar’ın İslamlaşması ve Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun kurulması sayesinde oldu.

Türk-İslam Düşüncesinin Dinî Boyutu

İlk Dönem Türk-İslam düşüncesinin dinî boyutu üç temel unsur etrafında şekillenmiştir:

  • Fıkıh alanında Hanefilik.
  • Kelam alanında Matüridilik.
  • Tasavvuf alanında Yesevilik.

Bu üç unsur birbiriyle iç içe geçmiştir.

Hanefilik Ekolü

Hanefilik, VIII. yüzyıl ortalarından günümüze kadar Türk toplumlarının dinî hayatında en etkili olan fıkıh ekolüdür. İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin görüşleri çevresinde oluşmuş ve adını ondan almıştır. Ebu Hanife ve öğrencileri, dinî problemlerin çözümünde akla ve akıl yürütme yöntemlerine önem verdiler. Bu nedenle Ehl-i Rey (Akıl Taraftarları) olarak adlandırıldılar. Dinî ilimlerde otorite kabul edildiği için Ebu Hanife’ye “İmam-ı Azam” (En büyük önder) denmiştir. Fıkıh görüşleri daha çok öğrencileri tarafından yazılmış ve geliştirilmiştir.

İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin en çok tanınan kitabı Fıkh-ı Ekber’dir. Türk bilgin ve yöneticilerin çabalarıyla Maveraünnehir ve Horasan’da güçlü bir ilim geleneği oluştu. Nişabur, Semerkant ve Buhara gibi Türk şehirleri önemli ilim merkezleri haline geldi. Hanefi fıkhının en üretken ve önemli temsilcileri Türk fıkıh âlimleri olmuştur. Bunlardan biri Serahsi’dir (1009-1090). Bilgisini kitap yazarak (Mebsut) ve öğrenci yetiştirerek insanlığa sundu. Mebsut, 30 ciltlik hacimli bir eserdir ve ilk dönem Hanefi fıkhını sonrakilere aktaran temel kitaptır.

Matüridilik Ekolü

Matüridilik, Ebu Mansur Matüridi’nin (853-944) görüşleri etrafında oluşan kelam ekolüdür. Adını kurucusundan almıştır. Semerkant yakınlarındaki Matürid kasabasında doğdu ve eğitimini tamamladı. Ebu Mansur Matüridi, Ebu Hanife’den sonra akla ve düşünceye en çok değer veren âlimlerden biridir. Ebu Hanife’nin fikirlerini geliştirerek köklü bir kelam ekolünün oluşmasını sağladı.

Matüridi, dinde sadece nakille yetinen Selefiye ile aklı öne çıkaran Mutezile’nin din anlayışlarını uygun bulmadı. İslam inanç esaslarını temellendirirken aklı ve vahyi birlikte kullandı. Matüridilik, Ehlisünnet kelamının iki ana ekolünden biridir (Eşarilik diğeridir). Eşarilik’ten farkı, akla daha fazla önem vermesidir. En bilinen kitapları, İslam inanç esaslarını konu alan Kitab’ut Tevhid ve Kur’an tefsiri Tevilat’ül Kur’an’dır. Ebu Muin Nesefi (?-1115) Matüridi düşüncesini daha sistemli hale getiren Türk kelam âlimidir.

Yesevilik Ekolü

Yesevilik, Pir-i Türkistan unvanıyla anılan Hoca Ahmet Yesevi’nin (1093-1166) tasavvuf ekolüdür. Güney Kazakistan’da Sayram veya Yesi’de doğduğu kabul edilir. Türkistan’da vefat etti, türbesi oradadır. Vefatından sonra tasavvuf yolu ve düşünceleri öğrencileri aracılığıyla Orta Asya’ya yayıldı. Oradan da Anadolu’ya taşındı. Ahmet Yesevi, ilk büyük Türk sufisidir. Yesevilik de ilk Türk tasavvuf ekolüdür.

Ahmet Yesevi ile ilgili eserlerde onun düşüncelerini devam ettiren binlerce öğrencisinden söz edilir. Türklerin İslam’ı kabulünde Ahmet Yesevi’den önce bölgeye gelen sufilerin de çabası olmuştur. Bayezid-ı Bestami (804-848), Hallac-ı Mansur (858-922) gibi sufiler hoşgörüyle İslam’ı yaydı. Ahmet Yesevi’nin ilk hocası Arslan Baba’dır. Dönemin kültür dilleri olan Arapça ve Farsça yerine ana dili Türkçe’yi kullandı. Türkçenin bir ilim ve edebiyat dili olmasına öncülük etti.

Ahmet Yesevi’nin başlıca amacı, İslam’ı Türklere sevdirmek ve yaymaktır. İslam dinini, tasavvuf düşüncesini ve güzel ahlakı Türk insanına kendi diliyle ve alışık oldukları şekilde öğretti. Ahmet Yesevi’nin yolunu takip eden Türk sufileri ve dervişler (alperenler, Horasan erenleri, Gaziyan-ı Rum, Abdalan-ı Rum). Anadolu, Batı Trakya ve Balkanlar’ın Türkleşmesi ve İslamlaşmasında büyük rol oynadılar. Hacı Bektaş Veli, Geyikli Baba, Musa Baba, Abdal Murat, Pir Mehmet Dede Yesevi düşüncesini Anadolu’ya taşıyan sufilerden bazılarıdır.

Rumeli fethinin manevi öncüsü Sarı Saltuk, Yesevi düşüncesini Balkanlar’a taşıyanların başındadır. Divan-ı Hikmet, Ahmet Yesevi’nin düşüncelerini ve hikmetli öğütlerini içeren şiir kitabıdır. İslami dönem Türk edebiyatının Kutadgu Bilig’den sonraki en eski örneğidir. Hoca Ahmet Yesevi, geçmişte olduğu gibi günümüzde de birleştirici rolünü sürdürmektedir. Kazaklar, Özbekler, Türkmenler, Kırgızlar ve Tatarlar arasındaki en önemli manevi bağ ve köprüdür.

Dinî Düşüncenin Türklere Etkileri

XI. yüzyılda İslam medeniyeti Orta Asya’ya tamamen girdi. İslami ilimler, büyük Türk filozofların (Kindi, Farabi, İbni Sina) etkisiyle felsefi ve bilimsel bir karakter kazandı. Türkler din anlayışını akılcı ve gerçekçi bir temele oturttu. Bu zemin, aşırı fırka ve mezheplerin yayılmasını engelledi. Türklerin İslam’a geçişinde, İslam Öncesi Dönemin kültürel mirası tamamen yok olmadı.

Türkler arasında İslam’ın yayılmasında resmî kanallardan çok tüccarların ve sufilerin etkisi oldu. İslam öncesi coğrafyada mistisizm yaygın olduğu için, Türklerin tasavvuf aracılığıyla İslam’a girişi kolaylaştı. Karahanlılar’ın İslam’ı kabul efsanesi Tezkire-i Satuk Buğra Han, Satuk Buğra Han’ın sufi hocası Hızır ile Müslümanlığını anlatır. İslam öncesi ozan/kam/şaman tipleri, İslami dönemde evliya veya ermiş tipinde görüldü. Orta Asya halkları, gezgin sufileri eskiden kutsallık atfettikleri ozan/kamlara benzeterek kabul etti.

Türklerin İslam’ı kabul sürecinde kam ve ozanların yerini “ata” veya “baba” denen sufiler aldı. En bilinen Türk sufileri: Arslan Baba, Korkut Ata, Çoban Ata, Sarı Saltuk. Bozkır Türk alpları, Horasan’ın manevi atmosferinde “baba, abdal” denerek, savaş alanlarında “gazi” sıfatıyla vatan görevi yaptı. Ahmet Yesevi’nin düşünce çevresinde gelişen Türk tasavvuf düşüncesi XIII. yüzyılda en verimli dönemine ulaştı.

Türk Tasavvuf Düşüncesinin Önemli İsimleri

XIII. yüzyılda birçok önemli Türk sufi ve bilgesi yaşadı. Bunlardan bazıları: Yunus Emre, Mevlana Celaleddin Rumi, Hacı Bektaş Veli, Ahi Evran, Sadreddin Konevi, Nasrettin Hoca. Muhyiddin İbn’ül Arabi’nin Arapça Fusûsü’l Hikem eseri üzerine yüzün üzerinde şerh (açıklama) yazıldı. İbn’ül Arabi, özellikle vahdetivücut görüşüyle Türk tasavvuf düşüncesini etkiledi.

Mevlana Celaleddin Rumi (1207-1231) tarafından Farsça yazılan Mesnevi, Türk kültüründe en çok okunan kitaplardan biridir. Mevlana’nın görüş ve düşünceleri vefatından sonra Mevlevilik adıyla bir ekol haline geldi.

Yunus Emre (1238-1320) tarafından Türkçe yazılan Divan, Türk düşünce ve edebiyatını en çok etkileyen eserlerdendir. Kin, nefret ve düşmanlık gibi kötü duyguların olmadığı bir sevgi medeniyeti kurmaya çalıştı. “Sevelim, sevilelim” çağrısıyla tanınan bir gönül adamıdır.

Hacı Bektaş Veli (1209-1271), Hoca Ahmet Yesevi’nin yolunda yürüyen önemli sufilerdendir. XIII. yüzyıl başlarında Horasan’dan gelip Anadolu’ya yerleşti. Anadolu’nun Türkleşmesi ve Müslümanlaşmasında büyük rolü oldu. İnsanları iyiliğe, doğruluğa ve güzelliğe çağırarak İslam’ı halk arasında yaydı. En önemli eseri Makalat, kulun Allah’ın razı olacağı yaşam ilkelerini anlatır. Bu ilkeleri “dört kapı, kırk makam” şeklinde formüle etti. Vefatından sonra öğretileri yayılarak Bektaşilik ekolünü oluşturdu.

Tasavvufun Sanata Etkisi

İslami Dönem Türk Edebiyatı’nın ilk yazılı eserlerinden Divan-ı Hikmet, tasavvufi Türk edebiyatının en önemli anıtıdır (Fuat Köprülü). Türk şairler (Yunus Emre, Şeyh Galip, Fuzuli, Süleyman Çelebi) tasavvuf edebiyatının seçkin örneklerini verdi. Klasik Türk musikisi için de benzer etki söz konusudur. Tasavvufun etkisiyle dinî musiki veya Türk tasavvuf musikisi ortaya çıktı. Türk bestekârlar (Buhurizade Mustafa Itri, İsmail Dede Efendi) bu dalda eserler verdi. Mevlevilik ve Bektaşilikte ayin/törenlerin musiki eşliğinde yapılması, tasavvufun musikiye katkısını gösterir.

Ahilik Teşkilatı

Ahi Evran, Bağdat’taki fütüvvet teşkilatının devamı olarak Anadolu’da Ahiliğin teşkilatlanmasına öncülük etti. Ahilik teşkilatının rolleri şunlardı:

  • Anadolu’ya gelen sanat ve meslek sahiplerini iş sahibi yapmak.
  • Üretilen malın kalitesini korumak.
  • Meslek sahiplerine ahlak eğitimi vermek.
  • İhtiyaç sahiplerine yardım etmek.

Ahiliğin eğitim görevi üstlenen zaviyeler, Anadolu’da eğitimin geniş halka yayılmasında etkili oldu. Bu kurumlar, insanlara hem dinî/ahlaki kuralları hem de onlara nasıl uyulacağını öğretti. Ahi teşkilatı, Anadolu’da Türk toplumunun geliştiği bir kültür merkeziydi. XIII. yüzyılda, Anadolu’da merkezi yönetimin zayıfladığı dönemde halkın huzurunu sağladı. Moğol istilasına karşı şehirleri savundu, halkı korudu. Bu yönüyle önemli siyasi görevler de üstlendi.

Ahilik teşkilatı, Osmanlı Devleti’nin kuruluşuna da önemli katkı sağladı. Osmanlı sultanları Ahi şeyhleriyle yakın ilişkiler kurdu. Birçok devlet adamı bu teşkilata katıldı. Fatih Sultan Mehmet döneminde siyasi gücünü kaybetti. Sadece esnaf birliklerini yöneten bir yapıya dönüştü. Zamanla yerini lonca teşkilatına bıraktı. Kuralları ve esasları fütüvvetname adlı kaynaklarda yazılıdır.

Ahiliğin Temel İşlevleri

  • Göçebe Türkmenlerin yerleşik hayata ve şehir yaşamına uyumunda öncülük etti.
  • Anadolu’ya gelen göçebe Türkmenleri iş başında eğitti ve üretici yaptı.
  • İlk defa bir kadın teşkilatı (Bacıyan-ı Rum) kurdu.
  • Kadınları mesleki eğitti ve iktisadi hayata katılmalarını sağladı.
  • Ahilik adabı, tarih boyunca Türk halkının milli karakterini oluşturdu.
  • Günümüzdeki görgü kuralları, komşuluk, misafirperverlik, yardımlaşma Ahiliğin yansımalarıdır.

Ahiliğin Toplumsal Katkıları

Ahiler kurdukları vakıflar, şifahaneler, hanlar, medreseler ve hayır kurumlarıyla günlük hayatı etkiledi. Osmanlı Devleti’nin manevi mimarı kabul edilen Ahi şeyhi Şeyh Edebali ve diğer Ahilerin desteği. Devletin kuruluşunda ve cihan devleti olmasında önemli rol oynadı. Ahiler, Anadolu’da birlik, beraberlik ve kardeşliğin oluşmasına büyük katkı sağladı.

Türklerin İslam’a ve İslam’ın Türklere Katkısı

Türkler, İslam dinini Arabistan’dan alıp Asya ve Avrupa içlerine taşıdı. Başka milletlerin de İslam’la tanışmasını sağladı. İslam dünyasını siyasi ve fikrî dağınıklıktan kurtardılar. İslam’ın yayılması ve savunulmasında askeri alanda önemli başarılar elde ettiler. Hem Müslümanların hem de insanlığın bilimsel hayatının gelişimine katkıda bulundular.

Karahanlı, Gazneli ve Büyük Selçuklular’ın desteğiyle önemli şehirler İslam medeniyetinin ilim merkezleri oldu. Medreseler (üniversite), kütüphaneler ve rasathaneler (gözlemevi) açıldı. Türkler, İslamiyet’i benimsedikten sonra dünyaca tanınmış bilim, fikir ve sanat insanları yetiştirdi. Bunlardan bazıları: Biruni, Farabi, İbni Sina, Harezmi, İbni Türk, Uluğ Bey, Ali Kuşçu, Matüridi, Zemahşeri, Serahsi.

İslamiyet Türklere birlik ruhu verdi. Onları başka kültürler içinde eriyip gitmekten korudu. İslamiyet, Türklerde Orta Asya’dan beri var olan cihan hâkimiyeti düşüncesine kutsal bir anlam kattı. Türklerin İslam’ı kabulü, yerleşik hayata geçişlerini hızlandırdı.

İlk Dönem Türk-İslam Felsefesi

Din-felsefe ilişkisi Türk-İslam felsefesinin ana konularından biriydi. Bu konuda iki önemli ekol öne çıktı: İşrakilik ve Meşşailik.

  • İşrakilik: Akıl yürütme ve duyuların yetersiz kaldığı durumlarda bilginin keşif ve ilham yoluyla elde edildiğini savunur. En önemli temsilcisi Şahabeddin Sühreverdi (VI. yüzyıl sonu). Diğer temsilcileri: Cüneyd Bağdadi, Zünnun Mısri, Muhyiddin İbn’ül Arabi. Sühreverdi’nin eseri Hikmetü’l İşrak gerçek bilgiye keşif/ilhamla ulaşılabileceğini savunur.
  • Meşşailik: Bilgi elde etmede temel kaynağın akıl ve vahiy olduğunu savunur. En önemli temsilcileri: Kindi, Farabi, İbni Sina ve İbni Rüşd. Meşşailer, vahiy ile aklın çelişmediğini savundu. İbni Rüşd, Faslu’l Makal (Felsefe ve Din Uyumu) eserinde akıl ve vahyin çelişmediğini vurguladı. Bu iki bilgi kaynağını “süt kardeşler” benzetmesiyle ifade etti. Akıl ve vahiy aynı kaynaktan beslenir ve birbirini tamamlar.

Farabi (870-950)

Türkistan’ın Farab şehrinde doğduğu tahmin edilir. Büyük ölçüde Aristoteles felsefesinden etkilendi. Aristoteles, Platon ve Yeni Platonculuk fikirlerini İslam düşüncesiyle birleştirerek özgün felsefi bir sistem kurdu. Akıl, Tanrı-âlem ilişkisi, sudur teorisi ve ahlak gibi konularda Aristoteles’ten farklı düşünceleri vardır. Felsefesi varlık ilkesinden yola çıkar, geometri ve mantığı temel alır. Fizikten metafiziğe yükselen bir sistemdir.

Farabi, asıl başarısını mantık alanında gösterdi. Aristoteles’in 6 ciltlik Organon adlı mantık kitabı üzerine çalıştı. Bu eserin yorumlarını ve açıklamalarını yaptı. Ayrıca mantığın her bölümü için kendisi de kitaplar yazdı. Bu nedenle Aristoteles’ten sonra “İkinci Öğretmen” anlamına gelen “Muallim-i Sani” denmiştir. Felsefesini Varlık, Bilgi ve Ahlak felsefesi olarak üç başlıkta incelemek mümkündür.

  • Varlık Felsefesi: Ona göre felsefe “varlık olarak varlığın bilgisi”dir. Felsefe, tüm evreni ve her şeyi kapsayan tümel bir ilimdir. Varlığın işleyişini, ilk prensibini ve amacını sebep-sonuç ilişkisiyle araştırır. Varlığı zorunlu varlık ile zorunsuz (mümkün) varlık diye ikiye ayırdı. Zorunlu varlık, var olmak için başka nedene ihtiyaç duymayan, yokluğu düşünülemeyen, ezelî ve ebedî olandır. Bu, Tanrı’dır. Mümkün varlık ise varlığı başka bir nedene bağlı olandır. Varlığı da yokluğu da mümkündür. Tanrı dışındaki tüm varlıklar mümkün varlıktır.
  • İslam felsefesinde ilk kez Farabi, Tanrı-varlık ilişkisini sudur veya kozmik akıllar teorisi ile açıkladı. Sudur, Tanrı’dan taşma veya yayılma anlamına gelir.
  • Bilgi Felsefesi: Bilginin kaynağının duyular yoluyla alınıp akılda işlenen veriler olduğunu savunur. Ona göre üç tür bilgi vardır: Tecrübi bilgi (deneyim), Doğa bilgisi (deney/gözlem), Tanrısal bilgi (vahiy/peygamberlerin bildirdiği).
  • Ahlak Felsefesi: Erdemli Şehir adlı eserinde bilgi ve ahlakı mutluluğa ulaşmada önemli bir araç olarak gördü. Mutluluk, insanın ulaşacağı nihai hedeftir. Bireyin mutluluğu, toplumun mutluluğu için önemlidir. Mutluluk, kişinin hem ilmi hem de ahlaki olarak sürekli gelişmesiyle mümkündür.
  • Bazı eserleri: Mevcutların İlkeleri, Din Üzerine, İlimlerin Sayımı, Mutluluğun Kazanılması.

İbni Sina (980-1037)

Buhara’da doğmuştur. Batı dünyasında “Avicenna” olarak tanınır. Tıp, astronomi, felsefe gibi birçok alanda çalışma yaptı. Düşünce sistemi Varlık, Bilgi ve Ahlak felsefesi olarak incelenebilir.

  • Varlık Felsefesi: Aristo’nun Metafizik’ini, Farabi’nin çevirisini inceleyerek anladığını söyledi. Bu yüzden Farabi’nin metafizik anlayışına benzer özellikler taşır. Varlığı üçe ayırır: Zorunlu varlık, Mümkün varlık, Zihinde varlık. Zorunlu varlık: Varlığı başka varlığa bağlı olmayan, ezelî ve ebedî varlıktır (Tanrı). İlk akıl O’ndan taşmıştır. İkinci akıl ilk akıldan taşmıştır. Mümkün varlıklar, zorunlu varlıktan taşma (sudur) sonucunda meydana gelmiştir. Tüm varlıklar Tanrı’dan sudur etmiştir. Mümkün varlık: Var olması da yok olması da mümkün olandır. Zihinde varlık: Mantıkça var kabul edilen ama gerçekte var olmayan soyut varlıktır.
  • Bilgi Felsefesi: Bilgi, duyu verileri ile aklın birlikte çalışmasının ürünüdür. İnsan, akıl yürütme (idrak) yoluyla bilgi elde eder. Dış dünyadan gelen duyu verileri zihinde işlenir, akıl yürütmeyle bilgiye dönüşür.
  • Ahlak Felsefesi: Risale fi’l Birrve’l-İsm (Ahlak Kitapçığı) adlı kitabında ahlakı ikiye ayırır. Vahiy temelli ahlak: Dinin emrettiği ilkelere göre ahlakı oluşturma. Amaca yönelik ahlak: Eylemleri belirli bir amaca göre şekillendirme. İnsanın bir amacı olmalı ve davranışlarını bu hedefe göre düzenlemelidir (örn: ahiret mutluluğu).

Gazali ve İbni Rüşd Tartışması

Gazali (?-1111), İslam filozoflarının bazı görüşlerini doğru bulmadı. Özellikle alemin ezelîliği, Tanrı’nın nitelikleri, ahirette diriliş gibi konulardaki görüşlerini eleştirdi. Tehafüt’ül Felasife (Filozofların Tutarsızlığı) eserinde, mantık/matematik dışındaki felsefi görüşleri eleştirdi. Sudur düşüncesini ve ilahiyat alanındaki görüşlerini özellikle eleştirdi. Onun eleştirilerinden sonra bu konular daha çok tartışılmaya başlandı. XII. yüzyılda Endülüslü filozof İbni Rüşd tarafından Gazali’nin eleştirilerine karşı çıkıldı. Tehafütü’t Tehafüt (Tutarsızlığın Tutarsızlığı) adlı kitabında Gazali’nin eleştirilerini yanıtladı. İslam filozoflarının görüşlerini savundu.

İlk Dönem Türk-İslam Bilimsel Düşünceye Verilen Önem

Bilime büyük önem verildi. Antik Yunan ve Hint medeniyetlerinin bilgi birikiminden yararlanıldı. Önemli bilim ve felsefe eserleri Arapçaya çevrildi. Örnekler: Platon’un Devlet/Kanun, Aristo’nun Organon, Öklit’in Elementler, Batlamyus’un Almagest. Hint biliminden Brahmagupta’nın Siddhanta’sı (astronomi, matematik, trigonometri). Hint tıbbı ansiklopedisi Sushruta (İslam dünyasına Hint tıbbını tanıttı).

Beytülhikme (Bilgelik Evi), bilimsel düşüncenin gelişiminde önemli rol oynadı. Müslüman âlimler, bu bilgiyi önce anladı, sonra da geliştirmeye yöneldi. İslam dünyasında bilimin gelişmesinde etkili olan kurumlar: medreseler (üniversite), rasathaneler (gözlemevleri), hastaneler ve kütüphaneler. Bilinen ilk üniversite, 707’de Şam’da açılan tıp fakültesidir (Emevi Halifesi Velid). Mısır’da Fatımiler’in açtığı Beytülilim (969), günümüzdeki El-Ezher Üniversitesi’nin temelini oluşturdu. 1067’de Büyük Selçuklu veziri Nizamülmülk Bağdat’ta Nizamiye Medresesi’ni kurdu.

Rasathaneler

Rasathanelerde dönemin teknolojik aletleriyle gözlemler yapılıp düzenli kaydedildi. Bilinen ilk rasathane, Abbasi Halifesi Me’mun Dönemi’nde (813-833) Bağdat’ta kuruldu. Sonraki yüzyıllarda birçok rasathane açıldı, en önemlileri Merağa ve Semerkant rasathaneleridir.

Harezmi (780-850)

Matematik, astronomi, coğrafya ile ilgilendi. Cebir biliminin kurucusu kabul edilir. Dönemin önemli merkezi Bağdat’ta yaşadı. Halife Me’mun tarafından Bağdat Saray Kütüphanesi’nin idaresinde görevlendirildi. Beytülhikme kütüphanesinde matematik ve astronomi araştırmaları yaptı. Aritmetik ve cebirle ilgili eserleriyle matematiğe katkıda bulundu.

Aritmetik eseri: Hisâbu’l-Hind (Hint Hesabı). Sayı sistemi üzerine çalıştı. Sayılar yerine harf kullanılan dönemde, sembol tabanlı Hint sistemini inceledi/tanıttı. Hint matematiğindeki sıfırı sayı sistemine dahil etti. Sembollerden oluşan on tabanlı sayı sistemini kurdu. Bu sistem, küçük değişikliklerle bugünkü sayı sistemini oluşturdu. Sayı sistemi bilgileri Harezmi’nin eserlerinden Avrupa’ya geçti. Bu hesaplama şekline Harezmi’nin adından “algoritmi” denmiştir.

Cebir alanında birinci/ikinci derece denklemlerin çözümü, binomlar, problemler üzerine çalıştı. Farklı kültürlerdeki cebir çalışmalarını bir araya getirdi, alana katkı yaptı. El Cebrve’l-Mukabele (Cebir ve Denklemleri) eseri XII. yüzyılda Latinceye çevrildi. “Cebir” kelimesi Latinceye “algebra” olarak çevrildi, Batı’da bu isimle anıldı. Astronomiyle de ilgilendi, Me’mun emriyle enlem/boylam tayini yaptı. Hazırladığı astronomi cetvelleri İslam dünyasının ilkleridir.

Abdülhamid İbn Türk (IX. yüzyıl)

Harezmi ile aynı dönemde yaşadı. Hayatı hakkında az bilgi bulunur. Alan hesapları üzerine eserleri var, en önemli çalışması cebirle ilgili. Cebir eseri Harezmi’ninkinden daha önce yazıldı ve daha hacimlidir. Eserde ikinci derece denklemlerin geometrik çözümünü verdi. Bu çözümler Ömer Hayyam’ı etkiledi.

İbni Sina (980-1037)

Özellikle tıp alanındaki keşifleriyle öne çıktı. Fizik, kimya, astronomi, müzik gibi alanlara da katkı sağladı. En meşhur tıp eseri: el-Kanun fi’t-Tıp (Tıbbın Prensipleri). Tıpla ilgili hemen her konuyu kapsayan bir eserdir. XVI. yüzyıla kadar Avrupa’daki tıp fakültelerinde ders kitabı olarak okutuldu. İslam dünyasında XIX. yüzyıla kadar etkisini sürdürdü.

Bulaşıcı hastalıkların insandan insana geçebileceğini belirtti. Hastalıkların sadece bedensel değil, psikosomatik (ruhsal-bedensel) nedenlerle de olabileceğini savundu. Bu nedenle psikolojinin kurucularından biri olarak kabul edilir.

Biruni (973-1048)

Biruni: Astronomi, aritmetik, geometri, fizik, kimya, tıp, eczacılık, tarih, coğrafya, filoloji, etnoloji, botanik, mineraloji, dinler tarihi gibi birçok alanda çalıştı. Gözlem ve deneye önem verdi. Ebu Bekir Razi’nin klinik gözlem ve deneye dayalı yaklaşımını benimsedi. En çok öne çıktığı alan astronomidir. Dünya merkezli evren modelini kabul etti.

Ömer Hayyam (1048-1129)

Ömer Hayyam: Cebir, geometri, astronomi, fizik ve tıpla ilgilendi. En önemli katkısı cebir alanındadır. Astronomide de büyük katkıları oldu. Büyük Selçuklu Hükümdarı Sultan Melikşah tarafından İsfahan’a davet edildi. Dönemin önde gelen bilim insanlarından oluşan bir heyetin başkanı oldu. İsfahan’da bir rasathane kurdu. Kullanılan Yezdicerd Takvimi’ni düzeltmekle görevlendirildi.

Ömer Hayyam ve heyeti, Yezdicerd Takvimi’ni düzeltmek yerine yeni bir takvim hazırlamaya karar verdi. Mevsimlere tam uyum gösterecek bir takvim düzenlediler. Böylece Celali Takvimi’ni hazırladılar. Takvime göre güneş yılı uzunluğu 365,2424 gün olarak hesaplandı (Modern ölçüm: 365,2422 gün). Bu takvimin hata payı 5000 yılda sadece 1 gündür.

Cezeri (1153-1233)

Cezeri: XIII. yüzyılda yaşamış önemli bir bilim insanı ve mühendistir. Elli adetten fazla makine ve aracın tasarımını yaptı. Tüm Orta Çağ’ın en önemli mühendisi olarak kabul edilir. Makinelerinin önemli bir kısmını Kitab-ül Hiyel (Mekanik Biliminde Bilgi ve Uygulamanın Bağdaştırılması) adlı eserinde topladı.

Türklerin İslamiyet’i Kabulü Süreci

Türkler genellikle dağınık halde ve farklı bölgelerde yaşıyordu. Yaşadıkları yerlerde farklı kültürlerle karşılaştılar ve etkileşime girdiler. Tarih boyunca birkaç kez din değiştirdiler, ancak en önemlisi Müslüman olmalarıydı. Türklerin İslamiyet’i kabulü VII. yüzyılda başlayıp XIV. yüzyıla kadar süren uzun bir süreçti. Bu süreçte en yoğun İslamlaşma X ve XI. yüzyıllarda yaşandı.

Her Türk kavminin İslam’ı kabul süreci farklı coğrafya, tarih, şekil ve şartta gerçekleşti. Savaş, tebliğ (dini yayma), statü kazanma gibi etkenler kabulde rol oynadı. Hz. Ömer Dönemi’nde (634-644) yapılan Nihavent Savaşı (642) ile İran fethedildi. İslam orduları Türklerin yaşadığı Horasan ve Toharistan bölgelerine yöneldi ama Türk direnişiyle karşılaştı. Hz. Osman ve Hz. Ali dönemindeki iç karışıklıklar fetihleri durdurdu.

Emeviler Döneminde Türkler

Emeviler Dönemi (661–750) Arap olmayan toplumlara (mevali) uygulanan baskılar ve ağır vergiler vardı. Bu durum Türklerin Müslüman olmasını geciktirdi. Bu baskının ekonomik nedeni vardı: Maveraünnehir bölgesi zengindi. İpek Yolu bu bölgeden geçiyordu (Beykent, Buhara, Semerkant), Emeviler burayı kontrol etmek istiyordu. Ömer bin Abdülaziz Dönemi (717-720) istisnaydı, Arap olmayan Müslümanlardan alınan vergiler kaldırıldı. Bu dönemde Türklerin İslam’a bakışı olumlu değişti, Müslüman sayısı arttı. Ancak ölümünden sonra Emevi idarecileri eski baskıcı politikalarına döndü.

Abbasiler ve Talas Savaşı

İslam dünyası liderliğinin Emeviler’den Abbasiler’e (750-1258) geçmesiyle Türklerin İslamiyet’e bakışı değişti. Abbasiler Dönemi’nde devlet politikasında büyük değişim yaşandı. Arap olmayan Müslümanlar da yönetimde söz sahibi olmaya başladı. 751’de Abbasi ordusu ile Çinliler arasında Talas Savaşı gerçekleşti. Savaş sırasında Karluk Türklerinin Çinlilere ansızın saldırmasıyla Çinliler yenilip çekildi. Bu savaştan sonra Emevilerin olumsuz etkileri silindi. Müslüman Araplar ve Türkler arasında barış ve dostluk dönemi başladı.

Talas Savaşı’nın Sonuçları

  • Savaşı kaybeden Çin, Batı Türkistan üzerindeki siyasi hedeflerinden kesin olarak vazgeçti.
  • Batı Türkistan’da zayıflayan Türk etkisi yeniden güçlendi.
  • Savaşta rol oynayan Karluklar, bölgenin en güçlü unsuru oldu.
  • Türk birliğini yeniden kurmak için harekete geçtiler.
  • Araplarla işbirliği yaparak Çin tehdidini ortadan kaldırdılar.
  • 766 yılında bağımsız bir devlet kurdular.
  • Müslümanlığın Türkler arasında yayılması, Türklerin Abbasi devletinde askerî ve idari görevlere gelmesine neden oldu.

Talas Savaşı’nın Kültürel Sonucu

Talas Savaşı, dünya kültür tarihi açısından önemli gelişmelere zemin hazırladı. Çin’de keten ve kenevirden yapılan kâğıt, savaş sırasında esir düşen Çinliler aracılığıyla, Çin dışında ilk defa Semerkand’da üretilmeye başlandı.

Karahanlı Devleti ve İslamiyet’in Yayılması

İslamiyet’in Türkler arasında yayılmasında dönüm noktası: Satuk Buğra Han’ın İslamiyet’i seçmesi. Karahanlı Devleti hakanıydı. Sufilerin vaazlarından etkilenerek Müslüman oldu. Amcasına karşı iktidar mücadelesini kazanıp Batı Karahanlıların İslam’ı kabul etmesini sağladı. Onun İslam yolundaki mücadeleleri Satuk Buğra Han Destanı adıyla derlenmiştir. Karahanlılar Dönemi’nde Türk-İslam medeniyetinin temelleri atılmaya başlandı. Semerkant, Buhara, Kaşgar, Balasagun, Talas Türk-İslam kültürünün merkezleri oldu.

Karahanlılar Dönemi ve Tasavvuf

Karahanlılar Dönemi’nde Türkistan’da çok sayıda medrese, cami, hastane, kervansaray yapıldı. Bu dönemde tasavvuf sistemli bir yapıya büründü. Geniş halk kitleleri arasında yayılmaya başladı. Hoca Ahmet Yesevi, Karahanlılar’ın egemen olduğu bölgelerde faaliyet gösterdi. Tasavvufun Türkler arasında yayılmasında büyük rol oynadı.

Gazneliler ve Büyük Selçuklular

Karahanlılar’dan sonra Gazneliler, Türkler arasında İslamiyet’in yayılmasında büyük rol oynadı. Egemenlikleri altındaki Orta Asya ve Kuzey Hindistan’da İslam için mücadele ettiler. Bağdat halifesi, Şiilere karşı Sünni İslam’ı güçlendirdiği için Gazneli Mahmut’a “Sultan” unvanı verdi. İslam dininin Türkler arasında en çok yayıldığı dönem Selçuklular Dönemi oldu. Selçuk Bey’in Cend şehrinde İslamiyet’i kabul etmesi, Türk tarihinin dönüm noktalarından biridir. Selçuklu liderliğinde İslam dünyasının yönetimi Türklere geçti.

Türklerin İslam Dünyasına Kazandırdığı Güç

IX. yüzyıldaki Bâbek Hareketi sonrası X. yüzyılda ortaya çıkan Karmatiler İslamiyet’i tehdit eden ana unsurdu. İslam Devleti, geniş sınırlarını koruyacak, düzeni sağlayacak, İslam’ı yayacak yeni bir güce ihtiyaç duyuyordu. Çünkü Arap ve İranlı unsurlar güçlerini büyük ölçüde kaybetmişti. Türklerin Müslüman olmasıyla birlikte İslam dünyası yeniden güç kazandı.

İlk Dönem Türk-İslam Siyasi Düşüncesi

İslam öncesi Türk siyasi düşüncesi göçebe yaşam tarzına bağlı boylar federasyonunu esas alırdı. Liderlik kağan tarafından yapılırdı. Kağanların otoritesi kutsal bir nitelik taşır, tanrısal meşruiyete dayanıyordu. Bu düşünce, İslamiyet’in kabulüyle hükümdarın Allah’ın yeryüzündeki temsilcisi olarak görülmesine dönüştü.

Orta Asya’da etkili olan Karahanlılar, devlet yönetiminde İslami kurum ve prensipleri kullanarak, Türk-İslam devlet yapısının oluşumunda öncü rol oynadı. Türk devlet anlayışını sürdürdüler. Hakimiyetin ilahi kaynaklı olduğuna, yani yönetme yetkisinin Tanrı’nın kut verdiği kişide olduğuna inandılar. Hükümdarlık kutsal sayıldı, kut’un kan yoluyla geçtiği kabul edildi. Kut sahibi hükümdarın görevi, devleti adaletle yönetmek ve halkın huzurunu sağlamaktı.

Bir İslam devleti olan Samanîler’e bağlı olan Gazneliler, İran, İslam ve Türk egemenlik anlayışlarını sentezledi. Gaznelilerde hükümdar, Tanrı’nın verdiği egemenlik yetkisini O’nun adına yeryüzünde kullandı. Büyük Selçuklu Devleti’nde (Tuğrul Bey zamanında), tek egemen “es-sultânü’l-a‘zam” denilen hükümdardı. Kut anlayışını sürdüren Selçuklu hükümdarları, cihan padişahlığı görevinin Allah’tan verildiğine inandı. Nizamülmülk, Siyasetname’de Allah’ın her yüzyılda yönetici seçtiğini söyler. Hükümdarın gücü doğrudan Allah’tandır ve O’nun adına hükmeder.

Türk-İslam Siyasi Düşüncesi Eserleri

Türk-İslam düşüncesinin oluşmasında ve gelecek nesillere aktarılmasında birçok eser yazıldı. Bu eserler arasında Siyasetname olarak adlandırılan, ahlaki ve siyasi öğütler içerenler önemlidir. Bunlar aynı zamanda felsefi-dinî içeriğe de sahiptir. Bu alandaki önemli eserler şunlardır:

  • Yusuf Has Hacip’in Kutadgu Bilig’i.
  • Edip Ahmet Yükneki’nin Atabetü’l Hakayık’ı.
  • Nizamülmülk’ün Siyasetname’si.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*